Tek Parti Döneminin Sonundan İdama Uzanan Yol: 27 Mayıs 1960 İhtilali

27 Mayıs 1960 Darbesi Nedir? Nedenleri ve Sonuçlar Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hükümete karşı yapılan ilk darbe olarak tarihe geçen 1960 darbesinin 66. yıldönümüne özel olarak kaleme aldığımız yazımızda, 27 Mayıs 1960 askeri müdahale süreci içinde yaşanan olaylar, sivil yönetime müdahale kimler tarafından neden yapıldı, Türkiye siyasi tarihinin ilk darbesi kime karşı yapıldı ve sonuçları neler oldu? Tüm bu soruların cevabını okurlarımız için kısaca özetledik.

Eklenme Tarihi: 27 May 2026
7 dk okuma süresi
Güncelleme Tarihi: 27 May 2026
Tek Parti Döneminin Sonundan İdama Uzanan Yol: 27 Mayıs 1960 İhtilali

Tek Parti Döneminin Sonu

Cumhuriyet’in ilan edildiği 1923 yılından 1946 yılına kadar geçen 23 yıl boyunca siyasi arenada tek bir parti vardı: Cumhuriyet Halk Partisi (CHP). Bu dönemde önce Mustafa Kemal Atatürk, ardından İsmet İnönü devlet başkanlığı görevlerini üstlendiler. Bu dönem Türk siyasi tarihine “tek parti dönemi” olarak geçmişti. 7 Ocak 1946 tarihinde ise Demokrat Parti kuruldu.

DP (Demokrat Parti), kurulduğu ilk yıllardan itibaren tek parti yönetiminden bunalan kesim için bir kurtuluş yolu gibi benimsenmiş ve büyük rağbet görmüştü. 7 partinin katıldığı 14 Mayıs 1950’deki seçimlerde %53 oy ve 416 milletvekili ile Meclise girmiş, CHP ise 69 sandalye kazanabilmişi. İlk DP iktidarında Celal Bayar Cumhurbaşkanı, Refik Koraltan TBMM Başkanı, Adnan Menderes de Başbakan oldu. Böylece 27 yıllık tek parti dönemi sona ererken, DP serbest seçimle iktidarı kazanan ilk siyasi parti olmuştur. Artık Türkiye’de çok partili rejim dönemi başlamıştır. Demokrat Parti’nin Altın Çağları

1950-1954 yılları DP’nin altın çağları olarak kabul edilir. Bunun en önemli sebebi, DP'nin iktisadî başarısıdır. DP, bu dönemde tarım alanlarını genişletmiş, boş toprakları işletmeye açmış, devlet elindeki topraklardan bir kısmını köylüye dağıtmış böylece kırsal kesimde işsizliğin kısmen azaltılmasını sağlamıştır. Yine bu dönemde tarımda makineleşmeye giderek, traktör sayısı fazlalaştırılmış, tarımda gübre ve tarımsal ilaçlar kullanılarak verim artırılmış, kredi ihtiyacı geniş ölçüde karşılanmış, tarımsal fiyatlar yükseltilerek, köylü çok daha büyük miktarda para akması sağlanmıştır. Bütün bu olumlu gelişmeler köylünün yararına olduğu için DP oylarının büyük bir kısmını köylüden almıştır.[1] İhtilalin Ayak Sesleri

1954 yılından itibaren DP’nin halk nezdindeki itibarı da yavaş yavaş düşmeye, DP güç kaybetmeye başlamıştır. Bu durumun başlıca sebepleri ise ülkede yeniden ekonomik krizlerin baş göstermesi ve DP’nin de giderek baskıcı ve otoriter bir rejim haline gelmesiydi. Kuruluşunda “milli irade” kavramını odağına almış ve “Yeter! Söz milletindir!” sloganıyla yola çıkmış olsa da hükümet olunca işler bu şekilde ilerleyememişti. Basın, üniversite, sivil aydınlar ve ordunun yönetim kadrosunun iktidar odaklarınca bastırıldığı bir döneme girilmişti. Tüm bu şartlarla birlikte subayların giderek kötüleşen maddi durumları ve ülkedeki sosyo-ekonomik yapıda subayların geriye itilmeleri orduda hiyerarşi dışı bir örgütlenmeyi tetiklemişti.

1954’den sonra Ortadoğu’daki siyasi dengeler de değişmeye başlamıştı. 1952’de Mısır darbesi ile başlayan süreç 1954’de Suriye’deki askeri müdahale ve son olarak 1958 Irak darbesi ile devam etti. Bu durum bölgedeki güç ilişkilerini değiştirdiği gibi psikolojik olarak olası darbe teşebbüslerini de cesaretlendirici bir etki oluşturdu.[2] 1957 Seçimleri ve Darbe Hazırlıkları

27 Ekim 1957 tarihinde yapılan seçimler sonrasında ülkedeki gerilim artık çok yükselmişti. Seçim kampanyası ve seçimler baskı altında gerçekleşmiş, seçim sırasında meydana gelen olaylarda yaralananlar olmuştur. Seçimi DP kazanmış fakat sonuçları hiçbir zaman resmen yayınlamamıştır.

DP ile TSK (Türk Silahlı Kuvvetleri) arasındaki gerilim sürekli ilerlerken bir grup subayın ordu içinde kurduğu cunta, süreç içinde giderek varlığını hissettirmeye başladı. Bu gerilimler Menderes’in Londra uçağının düşmesi fakat kendisinin sağ kurtulmasıyla bir süre askıya alınsa da ihtilalin ayak sesleri artık çok yakındı.

İsmet İnönü ise muhalefet kanadının sahasını oldukça genişletmişti. “Bahar Taarruzu” adını verdiği yurt içi gezileriyle kamuoyunda muhalefeti diri tutuyordu. Bu gezilerde muhalefet ve hükümet taraftarları sürekli karşı karşıya geliyor, artık olaylar önü alınamaz bir noktaya ilerliyordu. CHP’li siyasetçiler askeriye ve gençlik üzerinden olası bir ihtilale zemin oluştururken DP’liler de olayları bastırmak adına baskı ve şiddet kullanmaktan çekinmiyordu. Meclis kavgaları sokağa ve üniversitelere dökülmüş, meşhur öğrenci olayları başlamıştır. Çıkan arbedelerde birçok öğrencinin yaralanması ve bir öğrencinin ölmesi üzerine İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edilmiştir. 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesini Kim Yaptı?

Olaylardan rahatsızlık duyulduğu iddiasıyla Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki bazı general ve subayların oluşturduğu 38 kişilik Milli Birlik Komitesi, “DP’nin ülkeyi gitgide bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü” gerekçelerini ileri sürerek, 27 Mayıs günü sabaha karşı yönetime el koydu. Kurmay Albay Alparslan Türkeş tarafından Ankara Radyosundan okunan bildiriyle “ihtilal” duyuruldu.

Bildiride, şunlar yazılıydı: “Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri, memleketin idaresini ele almıştır.”

Darbeci kuvvetler, Ankara ve İstanbul’da kritik merkezleri kısa sürede ele geçirdi. Darbeci askerler Çankaya Köşkü'ne çıkarak Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ı alıkoyarken, o sırada Eskişehir gezisinde bulunan Başbakan Adnan Menderes'i ise Kütahya'da gözaltına aldı. Kısa sürede diğer DP yöneticileri ve üst düzey bürokratlar toplanarak cezaevine gönderildiler.

Yapılan bu ihtilalden aslında ordu üst yönetimine bilgisi yoktu. Üst rütbedeki generallerin direnç göstermesi halinde darbe hezimete uğrayabilirdi ancak 27 Mayıs gecesi harekattan haberdar olan ordu mensuplarının çoğu bu darbeye destek verdi. Üst rütbeli subayları ikna edebilmek için 1960 Mayıs ayında emekliye ayrılan ve askerler tarafından oldukça sevilen Orgeneral Cemal Gürsel’e harekatın liderliğini teklif ettiler. Gürsel kendisine yapılan bu teklifi kabul etti ve nihayetinde 27 Mayıs sabahı ihtilal kuvvetlerinin başı olarak kontrolü ele aldı.

27 Mayıs Darbesinin Sonuçları

27 Mayıs askeri müdahalesinin ardından; Milli Birlik Komitesi, Anayasa ve TBMM’yi feshetti, siyasi faaliyetleri askıya aldı, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes, hükümet üyeleri, DP’li milletvekilleri, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun ile asker ve bazı üst düzey kamu görevlileri gözaltına alındı. Daha sonra ise Yassıada’da hapsedildiler.

Yassıada yargılamaları, 14 Ekim 1960’ta başlayıp 15 Eylül 1961’de karara bağlandı. 592 sanıktan 288’i için idam istendi. Yüksek Adalet Divanı, 15 sanığı idam cezasına çarptırdı. Eski Cumhurbaşkanı Celal Bayar, eski Başbakan Adnan Menderes, eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idam kararları oy birliğiyle alındı. Celal Bayar hakkındaki karar, yaş haddi nedeniyle müebbet hapis cezasına çevrildi.

Zorlu ve Polatkan, 16 Eylül 1961’de sabaha karşı, o gün başarısız bir intihar girişiminde bulunan Adnan Menderes ise İmralı Adası’nda 17 Eylül 1961’de saat 13.21’de idam edildi.

TBMM tarafından 11 Nisan 1990’da kabul edilen kanunla Menderes ve onunla idam edilen arkadaşlarının itibarları iade edildi. Aynı kanun uyarınca Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun naaşları, 17 Eylül 1990’da İmralı’dan alınarak devlet töreniyle İstanbul Vatan Caddesi’nde yaptırılan anıt mezara taşındı.

27 Mayıs 1960 darbesi silahlı kuvvetler, siyaset ve toplum üçgenini zedeledi. 27 Mayıs öncesi askeriye mensupları halk ile iç içe yaşıyor ve yakın bir iletişim içinde olabiliyordu. Ancak darbe sonrası toplumun diğer zümrelerinden soyutlandılar. Bireyler askeri kuvvetlere karşı güven kaybı yaşarken siyasetçiler de sürekli olarak silahlı müdahale endişesini yaşadılar. Siyasi ve toplumsal hafızada derin bir yara açan 27 Mayıs darbesi 1971, 1980 ve 1997 askeri müdahalelerinin de yolunu açtı. Nitekim bu dönemi yaşayan subayların birçoğu daha sonraki darbelerde aktif yer aldılar.

İslam’ın Darbelere Bakışı

Alparslan Kuytul Hocaefendi İslam’ın darbelere karşı bakışını şu şekilde özetlemektedir:

“Darbe; seçimle başa gelmiş hükümetin silah zoruyla indirilmesi anlamına gelmektedir. İslam darbenin her türlüsüne karşıdır. Çünkü darbe adaletsizliktir. Adalet; “her şeyi yerli yerine koymak, bir kimsenin hakkını kendisine vermek” manalarına gelir. Allahû Teala “Muhakkak ki Allah, adaleti emreder”[3] buyuruyor. İster zengin ister fakir isterse mevki makamı olmayan bir vatandaş olsun herkese hakkının verilmesi adaletin gereğidir. Allah, Allah olduğu halde dinde zorlamayı kabul etmemiş ve Bakara Suresi 286. ayette “Dinde zorlama yoktur” buyurmuştur. Allah, kendi dinine bile insanları zorlamamıza müsaade etmiyorsa nasıl olur da idarenin silah zoruyla ele geçirilmesine müsaade eder?

Ra’d Suresi 11. Ayette: “Şüphesiz bir toplum, kendi durumlarını değiştirmedikçe, Allah onların halini değiştirmez” buyurulmaktadır. Allah Azze ve Celle darbeler yoluyla, zulüm yoluyla, diktatörlük yoluyla toplumları değiştirmeyeceğini; toplumlarda bu şekilde inkılapları gerçekleştirmeyeceğini ifade etmektedir. Toplumda bir değişiklik gerçekleştirmek isteyenlerin yapması gereken şey; toplumu ikna etmektir, silah zoruyla seçilmiş insanlara karşı darbe girişiminde bulunmak değildir. İslam'da kötülüklere engel olmak vardır. Ancak bunun yolu bir başkasına zulüm yapmak değildir. Bir memlekette birtakım haksızlıklar olsa dahi bu haksızlıkları silahla engellemeye çalışmak asla doğru olamaz. Bu durumda kim güçlü ise güçsüz gördüğünün üzerine haksız bir şekilde saldırmayı kendi hakkı olarak görebilir. Darbe yolunu kabul etmek ne İslam’a sığar ne de insanlığa.

Bu imtihan dünyasında Allah Azze ve Celle’nin de hakları vardır. Nasıl ki darbe ile hükümetin yetkisini silah zoruyla elinden almaya kalkışmak caiz değilse yeryüzünde de Allah’ın hükümranlık hakkını gasp etmek aynı şekilde caiz değildir. Yaşadığımız bu yeryüzü Allah'ın mülküdür, Allah'ın mülkünde hükmetme hakkı elbette Allah’ın olmalıdır. “Allah, kendi hükmüne hiç kimseyi ortak etmez.”[4] Nasıl ki insanların yetkilerini gasp etmeye kalkışmak caiz değilse Allah'ın yetkisini gasp etmek de aynı şekilde caiz olamaz. Milletimiz silahlı darbe girişimine, yetkinin gasp edilmesine karşı geldiği gibi Allah'ın yetkisinin gasp edilmesine de aynı şekilde karşı koymayı öğrenmelidir, Allah'ın hakkını da savunmayı öğrenmelidir.”

[1] Gül Tuba Taşpınar, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi, İstanbul 1996

[2] https://darbeler.com/27-mayis-1960-darbesi/

[3] Nahl/90

[4] Kehf/26