ABD–Suudi Arabistan arasında açıklanan dikkat çekici nükleer anlaşmaya dair birkaç değerlendirme:
1. Bu anlaşma, ABD'nin güçlendiğini değil, pazarlık pozisyonunun zayıfladığını gösteriyor.
Bunun arkasındaki daha geniş bağlam Çin'dir. Biden yönetimi, Trump döneminde başlatılan İbrahim Anlaşmaları'nı genişletmek amacıyla Suudi Arabistan ile bir nükleer anlaşma arayışına girmişti. Bunun temel hedeflerinden biri Riyad'ı Washington'a daha fazla yaklaştırmak ve Pekin'den uzaklaştırmaktı.
Ancak o tarihten bu yana Washington'un bölgedeki konumu zayıfladı. ABD'nin güvenlik şemsiyesine duyulan güven azaldı, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri daha bağımsız bir stratejik çizgi izlemeye başladı ve Suudi Arabistan ortaklıklarını çeşitlendirerek elini güçlendirdi.
Sonuç olarak Washington'un, Suudi Arabistan'ın Çin'e daha fazla yaklaşmasını engellemek için çok daha büyük tavizler vermek zorunda kaldığı, buna karşılık ise çok daha az kazanım elde ettiği görülüyor.
2. Tarihsel ölçekte bakıldığında bu, Suudi Arabistan için olağanüstü bir diplomatik zafer.
Önceki müzakerelerle kıyaslandığında Riyad dikkat çekici tavizler elde etmiş görünüyor.
Artık İsrail ile normalleşmenin anlaşmanın bir şartı olmadığı anlaşılıyor. Ayrıca Suudi Arabistan'ın uranyum zenginleştirme teknolojisinden vazgeçmesini öngören klasik 123. Madde Anlaşması'nı (Section 123 Agreement) imzalaması da gerekmiyor. Bunun yanında ABD'nin daha önce ısrarla talep ettiği kapsamlı Uluslararası Atom Enerji Ajansı (IAEA) denetimlerinin de bu anlaşmada yer almadığı bildiriliyor.
Bu bilgiler doğrulanırsa, Suudi Arabistan Washington'un bugüne kadar kabul etmeyeceği düşünülen şartları kabul ettirmeyi başarmış olacak.
3. Biden yönetimi de benzer bir yolda ilerliyordu.
Biden yönetiminin de benzer düzenlemeleri değerlendirdiği, ancak 7 Ekim saldırılarının ardından oluşan ortam nedeniyle bu girişimlerin sonuçsuz kaldığı belirtiliyor.
Biden yönetimi de bu planın taşıdığı risklerin farkındaydı. Buna rağmen Suudi Arabistan'a önemli nükleer tavizler vermeye hazır olduğunun sinyallerini verdi.
Masaya gelen bazı güvenlik önerileri ise oldukça sıra dışıydı. Bunlar arasında Amerikan askerlerinin Suudi zenginleştirme tesislerini bizzat Suudilere karşı koruması ya da ABD'nin gerekli görmesi halinde bu tesisleri uzaktan devre dışı bırakabilecek, hatta imha edebilecek sistemler kurulması gibi fikirler bulunuyordu.
Bu tür önlemlerin ciddi şekilde tartışılmış olması bile aslında başlı başına bir uyarı niteliğindeydi. Eğer bir müttefikinize verdiğiniz teknolojiyi onun kullanmasını engellemek için böylesine olağanüstü mekanizmalar kurmanız gerekiyorsa, belki de asıl sorun teklifin kendisidir.
4. Bu anlaşma daha büyük bir krizin ilk adımı olabilir: Suudi Arabistan'a güvenlik garantileri.
Defense Priorities Direktörü Rosemary Kelanic'in dikkat çektiği üzere bu anlaşma, Riyad'ın gelecekte Washington'dan daha güçlü güvenlik garantileri talep etmesini sağlayacak önemli bir koz oluşturuyor.
Suudi Arabistan, "Eğer ABD bize NATO'nun 5. Maddesi'ne benzer güvenlik garantileri vermezse nükleer silah geliştirebiliriz." mesajını kullanarak Washington'u baskı altına alabilir.
Bu ise ABD'yi Orta Doğu'dan uzaklaştırmak yerine bölgeye daha da fazla askeri olarak bağlayacak son derece riskli bir gelişme olur.
Kelanic'e göre bunun tarihsel örnekleri de mevcut. Güney Kore ve Batı Almanya geçmişte kendi nükleer programlarını ilerlettiğinde Washington bundan ciddi endişe duymuştu. Sonunda ABD, bu ülkelerin nükleer silah edinmesini önlemek amacıyla onlara daha güçlü askeri taahhütler ve güvenlik garantileri sundu.
Dolayısıyla bugün imzalanan nükleer anlaşma, ileride Suudi Arabistan'a verilecek çok daha büyük tavizlerin habercisi olabilir.
5. Bu gelişme ABD'nin İran ile yürüttüğü müzakereleri de zorlaştırabilir.
İleride yeni bir ABD-İran nükleer anlaşması gündeme gelirse, bugünkü karar tamamen yeni bir emsal oluşturacaktır.
Bu durumda Suudi Arabistan'ın uranyum zenginleştirmesine izin verilirken İran'a bunun yasaklanmasını savunmak çok daha güç hale gelir. Zaten Tahran hiçbir zaman "sıfır zenginleştirme" şartını kabul etmeye yanaşmamıştı.
Bunun yanında geçmişte gündeme gelen 5 ila 10 yıllık zenginleştirme moratoryumu gibi ara formüller de artık uygulanamaz hale gelebilir.
Daha da önemlisi, Suudi Arabistan için daha hafif bir denetim rejimi kabul edilirken İran'dan son derece kapsamlı uluslararası denetimler talep etmek de çok daha zor olacaktır.
Washington, İran'dan istediği türde bir anlaşmayı kendi eliyle daha karmaşık hale getirmiş görünüyor.
6. İsrail'in bu anlaşmadan rahatsız olması için birçok nedeni var.
İlk bakışta en dikkat çekici konu, İsrail'in uzun süredir stratejik hedeflerinden biri olan Suudi Arabistan ile normalleşme kartının büyük ölçüde ortadan kalkmış olması.
Ancak daha önemli mesele, Suudi Arabistan'ın isterse gelecekte nükleer silah geliştirebilecek çok daha güvenilir bir altyapıya kavuşmuş görünmesi.
Bu durum İsrail'in uzun vadeli stratejik güvenlik ortamında temel bir değişiklik anlamına geliyor.
7. Bu anlaşma İran'a karşı yürütülen savaşı genişletme amacı mı taşıyor?
Muhtemelen böyle bir yorum yapılabilir.
Bir görüşe göre Washington, Tahran ile mevcut ya da gelecekte yaşanabilecek bir çatışmada Suudi Arabistan'ın daha fazla desteğini almak için bu tavizleri verdi.
Ancak Tahran'ın bu gelişmeden özellikle endişe duyduğu yönünde güçlü işaretler bulunmuyor.
Suudi Arabistan'ın İran'a karşı olası bir savaşta doğrudan askeri katkısı muhtemelen sınırlı kalacaktır. Ayrıca Riyad'ın savaşa katılması, İran'ın Basra Körfezi'ndeki temel coğrafi avantajlarını da değiştirmeyecektir.
Daha önemlisi ise Suudi liderlerin yıllardır temel önceliği, ABD ile İran arasında yaşanacak bir savaşın kendi topraklarına sıçramasını önlemek oldu.
Eğer Riyad'ın stratejik önceliği hâlâ buysa, bu anlaşmanın bölgedeki askeri dengeyi kökten değiştirmesi beklenmemelidir.
Genel değerlendirme
Bütün bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, bugün açıklanan anlaşmanın ABD'nin ulusal çıkarlarına hizmet ettiğini söylemek zor görünüyor. Dahası, İran ile kabul edilebilir bir uzlaşı arayışı gibi Washington'un diğer bölgesel hedefleriyle de ne ölçüde uyumlu olduğu tartışmalıdır.
Bu gelişme, ABD'nin Orta Doğu'da gerçekten bütüncül ve tutarlı bir stratejiye sahip olup olmadığı yönündeki soru işaretlerini daha da artırmaktadır.